Dialogue Book Club | Aralik 2025 -Tully Filmi

Bu ayki book club buluşmamız çok özel ve güzel geçti. Keşke imkânım olsa bütün konuşmalarımızı, konuştukça zihnimizde yanan lambaları ve film üzerinden kendimize baktıkça içimizde aydınlanan yanları sizlere tek tek anlatabilsem… Bu pek mümkün olamayacağı için, ağızlara bir parmak bal çalmak kabilinden kısa bir özet geçeceğim.

• Neden film izleriz?
Daha iyi bir insan olmak için… Filmdeki karakteri izledikçe, tanıdıkça, anladıkça kendimize daha çok yaklaşabilmek için…

• Campbell’in hikâye ve film çözümlemelerinde kullanılan Kahramanın Yolculuğu, biraz da insanın hayattaki büyüme yolculuğudur aslında.

Biz de hayatta büyümek için çağrılar alırız; reddederiz, mecbur kalırız, diplerin dibindeki o mağaraya gireriz, bir rehber tutar elimizden ve yolculuktan eski hayatımıza bir iksirle döneriz. Bu iksir, kendimize ve hayata dair bir farkındalıktır.

Tıpkı Tully filmindeki üçüncü bebeğine hamile, depresif anne Marlo karakteri gibi… Onun çağrısı, evine bir gece bebek bakıcısı almaktır. Yolu uzundur; düşer, kalkar ama sonunda bu bakıcıyla birlikte kendi hayatına yeniden doğar.

• Kendine ebeveynlik Tully filminde nasıl görülür?
Marlo, bebek bakıcısı ile birlikte fiziksel ve mental olarak kendine bakım vermeyi, kendine şefkatle yaklaşmayı öğrenir.

• “Acının içinden geçmek” kavramının yansıması filmde nasıl görülür?

Bebek bakıcısı Tully, Marlo’ya “git biraz arkadaşlarınla takıl” diye telkin vermez. Ya da “kocanla ortak bir şeyler yapın, o seni toparlar” demez. Sevdiği bir hobiye başlamayı da tavsiye etmez. Çùnkù bu Marlo’nun tek basina cikmasi gereken bir yolculuktur

Marlo’ya en büyük yardımı; onu acısıyla, postpartum depresyonuyla, yorgunluklarıyla ve geçmiş yaralarıyla korkmadan, sakince oturmaya cesaretlendirmesidir. Tüm o zor duygulardan kurtulmaya çalışmayarak ama şefkatle anlamaya çalışarak acının içinden geçer Marlo…

• Hayat | Ölüm | Hayat döngüsü bu filmin kahramanı Marlo karakteri için ne ifade eder?

Clarissa Pinkola Estés der ki; kadınların psişesi bu döngü üzerinedir. Kadınların ruhlarında da bir şeyler doğar, yaşar. Sonra mevsimi gelir; sonlar, bitişler yaşanır, yani kadınların içinde ölmesi gerekenler ölür. Ve bunu yeniden hayat takip eder.

Filmde de yorgun, tükenmiş, sınırlarını bilmeyen, aşırı fedakâr, gölge bir anne vardır. Bir şeyler olur, bu anne sembolik olarak ölür ve yerine enerjik, olgun, kendinin farkında, yardıma ve yeniliğe açık bilge bir anne doğar.

• Anne Arketipi nedir ve filmle birlikte nasıl yorumlayabiliriz?

Anne arketipi, biyolojiden bağımsız olarak bakım verme, büyütme ve geliştirme enerjisidir. Arketiplerin gölge ve bilge noktaları vardır. Aşırı disiplin veya korumacılık gibi aşırı vericilik de Anne arketipinin gölge yanlarındandır. Gölge anneden bilge anneye geçmek bir büyümedir… Tully filmi de aslında bir kadının kendi elleriyle kendini yeniden doğurması ve büyütmesi hikâyesidir…

Elbette bunlar konu başlıkları… Başlıkların altını biz kendi heybemizdekilerle doldurduk… Ölçtük, biçtik, düşündük, dinledik… Hikâyemizi anlattık, şeffafça paylaşılanlara teşekkür ettik. Bir adım daha derine, bir adım daha kendimize yürüdük. Sanırım ki biz o gün biraz daha büyüdük.

Dialogue Book Club içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kendi Sesini Duymak

Epey uzun bir zaman sonra yeniden yazmaya başlıyorum. En son geçen sonbahar düzenli yazı hayatıma ara vermeye karar vermiştim. Sonra üzerinden çok sular aktı, çok yollar yürüdüm, bazen köpürdüm, bazen duruldum.. Bazen savruldum, çokça kavruldum ve oldukça yoruldum.. Hem icerimde hem disarimda büyük değişimlerin, dönüşümlerin şahidi oldum ve hala oluyorum.. Bu süreçte yazıyla arama mesafe koymamim birçok sebebi vardı. Öncelikle nerdeyse on ay süren inziva sürecime sekte vurmasını istemiyordum. Çünkü yazmak, kelimelerle uğraşmak bir yerde beni kendimle baskabasa kalmaktan alikoyuyordu. Her ne kadar duygularımı ifade eden içerikte yazılar uretsem de hepsi bir düşünsel süzgeçten geçerek sosyal medyada paylaşıldığı için bu yazma süreci zihnimi aktiflestiriyordu. Zihnim aktif olunca bilincaltimin yani kendimin , kendi derinlerimin sesini duymak, dinlemek benim için çok zor olmaya başlamıştı. Yazmaya ara verince önce zihnimden geçen düşünceleri anlık takip etmeye çalıştım. Nerde, nasıl başlıyor, nasıl ve neye evrilerek devam ediyor bu düşünceler.. Sonunu buldukça başını daha iyi keşfetmeye başladım. Zihnimdeki olumlu veya olumsuz her düşüncenin aslında bir duyguyla bağlantılı bir kökeni vardı. Bu akışı ve bağlantıları fark etmek, takip etmek, idrak etmek, analiz etmek elbet kolay değil.. Epey bir zaman -şükür ki- güzel bir rehberin eşliğinde bu takip sürecine devam edebildim. Çok şey aldım, çok şey öğrendim. Fakat gel gör ki yol uzun, yolculuk çetin.. Yolculuğun bir noktasında gücüm yetmedi, sartlarim elvermedi ve yola kendi başıma revan olmam gerekti. Şimdi o zamanlardayim. Yeniden heybemi sırtıma alıp kaldığım yerden devam etmeye, oturup nefeslendigim o taşın üzerinden kalkıp yeniden kendime giden yolumu adimlamaya devam etmek niyetindeyim..Yazmaya da bu sebeple yendien niyetlendim hatta cesaret edebildim.

 Kendime çokça soruyorum bugünlerde. Gerçekten neden yazmak istiyorum? Sesimi duyurmak için mi? Hayır değil gibi geliyor. Öyle olsa herkesin beni en kolay okuyabileceği bir yerde yazmayı tercih ederdim; sosyal medyada mesela..Kimsenin beni duyması, dinlemesi, anlaması umrumda değil gibi geliyor bugünlerde. Sadece ve öncelikle kendim kendimi, içimdeki sesleri, içimde benden bağımsız hareket edene organizmayi duyabilmek , dinleyebilmek ve anlayabilmek istiyorum. Kendi yolum ve yolculugumla ilgili okuduklarım var, öğrendiklerim, fark ettiklerim var elbet. Bunları birileriyle paylaşayım da onların da işine yarasın diye de düşünmüyorum. Eskiden böyle düşünürdüm çoğunlukla. Aman ben bu bilgiyi, farkındalığı çok aradı, bulana kadar çok yanlış kapılar çaldım bari başkası aynı sıkıntıları çekmesin ben anlatayım da diye düşünürdüm. Şimdi öyle düşünmüyorum. Bedeli- zihinsel ve ruhsal anlamda- ödenmeden paylaşılan her farkındalığın insane fayda değil yük ve zarar getirdiğine inanmaya başladım son zamanlarda. Hatta bunu yakın cevremle yaptığım paylaşımlarda çokça tecrübe etmek imkânım da oldu.

 Yazı aracılığıyla kendi içimi, içimdeki sesleri paylaşmak daha doğrusu paylaşabilmek benim için çok kiymetliyd çünkü bunu kendiliğinden yapabilen biri değildim hatta hala daha pek değilim . İçimdeki bir sesi, bir durumu , bir farkındalığı birini arayıp ya da mesaj atıp da anlattığım nadirattandir. Sosyal medyada bunu kısmen yapabilmek bir nebze olsun güzeldi eskiden. Ama zamanla hiç alakanın olmadığı , birebir tanımadığın insanların senin yazıların vesilesiyle ruh dünyanın sokaklarını adimlamasi.. dahası her adımda gördüklerine rahatlıkla yorumlar yapabilmesi.. Bu çok can sıkıcı bir durum olmaya başlamıştı benim için son zamanlarda. Hele ki mahallemizde yeni açılan bir restaurantın ya da bir tanidgimiz olan bir araba tamircisinin arkadaşlık isteği göndermesi.. Ne ortak noktam olabilir ki böyle bir arkadaşlık için.. Hasılı sosyal medyadan çok soğudum ve artık orada yazmamaya karar verebildim en nihayetinde. Başkası için kolay bir karardır belki bu ama benim gibi birşeyleri bitirmekte zorlanan, sınırlar konusunda gidecek epey yolu olan bir içedönük insan için oldukça büyük ve önemli bir adım..

 Yeniden aynı noktaya gelecek olursam; gündelik hayat telasesi, roller, kimlikler, sorumluluklar, ilişkiler.. her şey o kadar çok gürültü oluşturuyor ki zihnimde, ben o kargaşa içinde kendimi duymakta zorlanıyorum. Kendimi duymaktan kast ettiğim şey su aslında; Su an nasıl hissediyorum? Yoldan geçen bir arkadaşın nasılsın sorusu gibi değil ama.. Gerçekten ne hissediyorum, nasıl hissediyorum? İçimdeki bu sıkıntının, huzursuzluğun asil sebebi ne? Ne zaman başladı bu his bugün bende? İçimdeki bu ağırlık hissi bedenimde nerede nasıl kendini fark ettirmeye çalışıyor bana? Bu üzerime çöken hatta daha sabah uyanır uyanmaz varlığını fark ettiren bu iç daralması gün boyu nelere evriliyor ? Evet, dayanamıyorum bu ağırlık hissine, kaçıp kurtulmak, rahatlamak istiyorum.. Napsam acaba, biraz sosyal medyada mi takılayım.. yok birilerini arayıp buluşalım diyeyim.. Kimse müsait değilse kitap okuyayım.. biraz daha, bir kitap daha.. olmadı akşam da bir film izlerim belki o iyi gelir.. Of, kendimi meşgul etmeliyim, biseyler yapmalıyım ki bu acıyı bastırsın, unuttursun.. neyle nasıl daha fazla oyalasam kendimi.. nasıl daha çok ve derin bastirsam içimdeki sesler.. Evet, sesler çok.. Kime ait bu sesler, neden hep konuşuyorlar.. Bir ben böyleyim galiba ya, baksana herkes ne kadar mutlu.. Filancalar falancalarla pikniğe gitmiş, ötekiler berikilerle ne güzel çalışıp üretiyor.. ben de üreteyim, o kesin iyi gelir. Bunlar hep boşluktan zaten ya.. kurslara gideyim ben, atölyeler programlar duzenleyeyim . hem birilerine de faydam olur gönüllü işlere katılayım en iyisi.. içimdeki sesleri duymamak için, duysam da bastırmak için kacabilecegim o kadar çok yer var ki.. Kaçmak istemiyorum ama artık. Kactikca , bastırdıkça dah büyüyor, derinleşiyor, ağırlaşıyor o sıkıntı çünkü. Durmak istiyorum artık. Bu kaçma kovalamaca oyununa bir son vermek istiyorum. Durup, içimi duymak istiyorum. Nedir bu hallerimin kaynağı, kökeni? Nedir bu kadar kacilasi olan.. İçimde bana rağmen çalışan, işleyen bir sistem, bir organizma var.. Suratimi aşıyor mesela durduk yere, öfkeleniyor, patlıyor, binbir çeşit duygunun uçlarında gün boyu savrulup duruyor.. O organizmayi. O sistemi tanımak, duymak, dinlemek, anlamak istiyorum artık.. Belki ben anlarsam, evlatlarima da yaşayarak örnek olabilirim. Böylece onlar da benim gibi upuzun yolları yürüyerek bulmak zorunda kalmazlar.

Bu yüzden yeniden yazmaya başladım işte. İçimde olan biteni anlayabilmek için.. Dış dünyanın sesleri iç dunyaminkini bastirmasin diye.. Kendimi kaçtığım, saklandığım, oyalandigim yerlerden bir bir toplayayım diye.. Bilincaltimin yapısını, işleyişini anlayabileyim diye.. Kendime, bilinclatima dair kesfettiklerimi yazarak kendime daha görünür kilayim diye.. Çünkü kelimelerle nakış nakış bu yapıyı kendi gözümün önüne serersem kendimi daha iyi anlarım gibi geliyor. Daha iyi anlarsam, kaçmadan daha çok dinleyebilirim onu.. Daha çok dinlersem daha kolay uzlasabilirim icimle. Uzlasabilirsem hayat daha güzel yaşanır olur sanki bana.. Umarım basarabilirim. Hoş, başarmak da hiç uygun bir kelime değil bu haller için. Bu bir yol.. Basarilacak bir görev değil ki. Umarım biraz da ilerleyebilirim kendi yolumda diyeyim o zaman..

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bir Duyguyla Ne Yaparsin?

Bir fikirle ne yaparsın? Geçen gün  bir dost muhabbetinde adi geçti bu cocuk kitabının..
Aslinda cocuk yetiskin herkese hitap eden bir kitap bu. Konusu da bir cocugun nereye gitse sürekli pesinden gelen bir fikirden once kacmasi  sonra caresiz kalinca  fikri karşısına alip onla bir iletisim kurmasi..

Bizim muhabbetimizde  güzel dostun değindigi nokta da şuydu. Bizi de o kitaptaki cocuk gibi travmalarimiz, acilarimiz ve korkularimiz nereye gitsek pesimizden takip ediyor. Ta ki birgun pes edip onlari karsimiza  alip yuzlesene ya da halleşene dek..

Bu örnek beni cok etkiledi, uzun zamandir uzerinde düşünüyordum. Geçen  yine bunu düşünürken şöyle birsey icimden gecti.

Insanoglu olarak  tüm varoluş mevzumuzu, hikayemizi tek bir cumlede ozetleyecek olsak belki de -yine o kitaptan  ilhamla-  kendimize soracagimiz tek soru şu olurdu :

Bir Duyguyla Ne Yaparsın?

Ilk insandan  tutun da  ta taş devrine- maden devrine, Ronesansa, coğrafi  kesiflere, peygamberler tarihine, savaslara, ihtilallere, modern zamanlara, teknoloji çağına ve dahi sosyal medya impratorluguna kadar..

Cennette  Hz Ademle Havvanin varlik  sorusuydu bu: Bir Duyguyla Ne Yaparsın? Kitalar ötesini kesfe cikaran  şey belki de Merak-Kesif Duygusuyla  Ne Yaparsin? sorusuydu.  Sanata ve estetige kapı açan bir duygu.. Ya da atalarimizin inandigi  dinden nasil vazgecelim diye sorduran bir duygu.. Gücü elinde tutanlarin her zaferde kalbini santim  santim  kaplayan şey kibir duygusu ve asla sorulamayan  ben bu duyguyla ne yaparim sorusu..

Modern hayatın performans  odakli yasaminin sundugu basari kriterleriyle ezilen, kariyer ve aile arasinda sıkışıp kalan, kadinligi, anneligi en onemlisi kendiligi adına  hissettiklerinin  adını koyamayan  kadınlar..  Ve onlarin  kendilerine sormaya korktugu bazi sorular..  Ben bu basarisizlik, bir ise yaramamazlik, anlamsizlik  duygusuyla ne yaparim?

Sosyal medyada daha cok kazanan, daha guzel yasayan, daha iyi karisi-kocasi-cocugu- meslegi olan, yani ki her bir seyde daha’si  olanlari görünce simdi ben içimde  tetiklenen bu duyguyla  ne yaparim  diye  sorulamayan.. sorulsa da üç bes yuzeysel  instagram  psikoloğunun  10 madde çözüm reelslerine  kurban giden duygular.
.
.
Bunlari dusunurken Gokhan Cinar ‘in Katharsis programini hatirladim. Orda kendisi konuklarina  bazi duygulari  soruyor, korku-utanc-ofke-huzun, bu duygulari hissedince ne yaparsnz diye.. Dikkatimi ceken şey hep aynı sekilde cevap  verilmesi. Aglarim, bagiririm, icime  kapanirim, arkadasimla paylasirim, uyurum vb.
.
.
Buradan bakinca kendimizi cok tekduze  yasayan , hep aynı yollardan giden ama farkli  sonuclar bekleyen varliklar olarak goruyorum. Biz klasik algimizla insani diğer canlilardan  ayıran  temel  seyin akil  olduğunu  dusunuyoruz ama belki de akildan  ote insan  olmanin  temel farki bir duyguyu hissedebilme  ve onunla ne yapacağına  karar verebilme  yetisidir. Neticede  bir hayvanin ofke ve korku  duygusuyla  yapacağı şey saldıri  veya savunma  iken bir insanin ayni duygulari kendi icinde yogurarak bir sanat eserine  dönüşturebilme potansiyeli  mevcut.
.
.
O zaman herkes kendi kapisinin  onunu supursun, kendi  sorusunun cevabini  bulsun 🙂 Gorselde  6 temel duygu, 72 de alt duygu var. Madem insan olduk, gerçekten insan oldum, gerçekten yaşadım diyebilmek için  kendimize soralim.
.
.
6 temel duygu, 72 alt duygu var benim kalbime zaman zaman misafir  olan. Bir duyguyla, bir misafirle  ne yaparım?

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kandil

Çocuktan sonra
Şekli semali de değişiyor
ibadetin
Dünden kalan Üstü açık bi tabak oluyor mesela
Kırı pası kalbinin
Bazen bulaşık suyuna abdest
Bazen de ninniler tesbihin
Sanki kurulmuş gibi bir de
Tam biseyler planlarken sen
uykusu kaçıverir beyefendinin
Hele bi de
Son zamanlarda yanında sızmak oluverdi mi adetim
Daha ne diyeyim ki Ayten
Bu vesile ile Kutlu olsun kandilin..

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Benim Kurbanim Ofkem

Bunca ömrümüz boyunca her yıl bir kurban verdik. Kimiyle sadece buzluklarımızı doldurduk, kimini de ihtiyaç sahiplerine dağıtarak ruhumuzu doyurduk.

Bu bayram birazcık farklı olsun diğerlerinden. Maddesinden manasına yol bulsun içimizde kurban. Neyi kurban etmeliyim diye soralım kendimize. En çok sahiplendiğimiz her ne ise onu kurban etmeye niyetlenelim. Cisminin burda kalıp ruhunun Rahman’a ulaşması gibi, feda ettiğimiz şeyin sureti bizimle kalsın, sireti semaya ulaşsın. Senin için diyelim sadece. Senin için, sende kendimi bulmak ve kendi hakikatime dokunmak için şu duygumu, düşüncemi, algımı, bakışımı, alışkanlığımı, zaafımı , hırsımı, bağımlılığımı, öfkemi, nefretimi, hiddetimi, hasetimi, tembelliğimi, ümitsizliğimi ya da tükenmişliğimi mecazen öldürmeye niyet ettim. Kurbanlık hayvanların burada can verişi Cennet’e doğusudur ya bir nevi. Biz de kurban ettiğimiz yönlerimizle değişip dönüşerek Hakikat’in ruhundan yeni bir ben doğurmaya niyet edelim. Öyleyse buyrun, haydi!

Haydi gel, şimdi kurban olma vakti. Bunca zamandır öteki diye anıldığın, hep temkinli yaklaşıldığın yeter! Can kardeşlerin el birliğiyle ittirdiler diye seni kuyuların dibine, karanlıkları ruhuna mesken belleyişin ve daha fazla incinmemek için sınırlarına durmaksızın dikenli teller çekişin, yeter! Duyduğuna, gördüğüne okuduğuna ne elin ne de kalbin yetmediginde…  Küplere binişin, öfke ve çaresizlikle kendini yeyip bitirişin, yeter…

Gel, bu kurbanda cesurca devir, mahzenlerindeki asırlık çömlekleri. Devir ki görelim benliğini kavuran şu öfkenin ne kadar asitlendiğini. Asit ki sıradan bir üzüm suyunu şifalı bir sirke kılar. Görelim Celal’in seni nasıl güzelleştirdiğini…

Haydi, dök eteğindeki taşları, saç eleğindeki unları, kır kabuklarını. Aynı böyle yattığın gibi yatağına, yatır öfkeni de yanıbaşına. Ve İsmail ol o anda, teslimiyet kesil tüm canınla. Sana geldim de, kurban olmaya. Ne etimin kıymeti var, ne butumun. Belki sadece ve sadece bu ruhumun… Ki baksana, o da öfke dolu baştan ayağa, dipten tavana, dilden dudağa. Ne yapsam dinmedi içimdeki bu fırtına… Bu kış, bu yağmur, bu boran.. Bu kırık dökük gemiler, karaya vuran.. Bu kimselerin girmeye cesaret edemediği şehir, bu yatağından taşıp giden nehir… Bilirim, hepsi sana ayan. İşte yalnızca öfkem var, uğruna edebileceğim kurban…

Şimdi, izin ver bıçağımı adınla bileyeyim. İzin ver, öfkemin kulağına eğilip varolus ve bana geliş sırrını hikaye edeyim. Koca yürekli eski zaman dedeleri gibi, başını okşayayım. Hatta belki bir gece önceden yanında sabahlayayım. Sonra güneş vurunca üzerimize, gözlerinin ta içine bakıp da ‘Ey, benim öfkem!’ diyeyim. Seni kurban edeceğim çünkü en çok size ait olan şeyden verin diyor, Yaratan. Dünyanızda en çok yer kaplayandan… Ben seni seçtim çünkü sensin yıllardır içimde yuvalanan. Karıncayı dahi incitemeyecek kadar naif bir insan evladıyken ben bir zamanlar, sensin nefsimdeki canavarı uyandıran…

Öfkem! Bu yüzden kurban ediyorum işte seni ben.. Bir kurban derisi soyulur gibi senin canını, cisminden soyarak özüne dokunmaya niyet ediyorum. Ey benim öfkem! Korkma ölümden. Çünkü yaşamın farklı bir boyutudur ölüm bazen. Bu yüzden seninle yeniden doğmak istiyorum ben. Kimsin, nesin, hangi dağın derininden doğup, hangi okyanusun kıyısına akmaktasın, merak ediyorum. Bu deli dolu akışında öfkem, hangi vadilerimden hangi çakıltaşlarımı söküp alıyorsun, tanımak istiyorum. Coşkun nehirlerin en büyük meziyetidir alüvyonlar toplamak. Ya benim kara kaşlı, gür saçlı öfkem? Sen, hangi imtihanımın düzlüğüne bırakacaksın taşıdığın bu verimli toprağı? Ya ben, ben nasıl ekip biçeceğim haritadaki yerini, bu kara parçasını?

Bildir bana öfkem, anlat hikayeni. Senin rehberliğinde adımlamak istiyorum içimin ayak basılmamış coğrafyasını. Yürümeye gücüm yok, işaret et çukurlarını, tedavi et nasırlarımı… Senden başka varım yok, öfkem. Senden başka kayda değer bir yanım yok. Bunca azgın sel, nasıl sal olacak bana? Ve ben nasıl çıkacağım karaya, anlat. Bunca hırçın yel, nasıl yol olacak bana… Ve ben nasıl ulaşacağım içimdeki limana, anlat… Bunca fecaat nasıl şecaate dönüşecek, anlat… Bunca yıkım ve ölüm nasıl kutlu bir doğumu müjedeleyecek ruhuma, anlat… Kurban oluşunla anlat… Kınalı başınla, teslim duruşunla… Yaşatmak için bir diğerini, can sunuşunla… Anlat bana öfkem, mecazi ölüşünle, hakiki doğuşunla..

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Zetina Dikis Makinasi

Kıyafetlerin seni hiç yansıtmıyor,
Dedi bir dost kadın
İçinde o kadar üretken,
O kadar renkli
Ve derinlikli biri varken
Bunca sıradan giyinmen neden?
Çünkü diye cevapladı
Şu an bedenimi değil,
Ruhumu giydiriyorum ben.
Ona elbiseler biçiyorum kendi’liğimden…
Renk renk,
Desen desen…
Dikiş bilmem,
Kalıp bilmem esasen.
Ama iyi anlarım hal’den.
Can’ımı en çok yansıtacak kumaştan
Piliseden,
Kurdeleden…
Bozulan fermuardan,
Ve düğmesi koptu diye çocukluk çağında
İki yakası bir araya gelmeyen hayatlardan…
Anlarım,
İnsanın içi ve dışı gibi
Uyumsuz kombinlerden
Ve görülmek arzusuyla
Takıp takıştıran rüküşlerden.
Ama en çok da
Giyilenler dolanınca ayağa
Hayat podyumunda düşüşlerden..
Mesela;
Oldum olası sevmem vatkaları
Çünkü omzumu değil
Egomu dikleştiriyor gibi gelir
Belki de bu yüzden satış elemanları yanıma
Alıcı değil galiba,
Tedirginliğiyle gelir.
Fark eder ve gülümserim
Ah keşke sizin kadar
İyimser olabilseydim derim
Çünkü bazınızın dünyasında
Mühim değil hatunların
Boyu mu kısa,
Kilosu mu fazla
Mühim değil gelecek sezon
Yenisi çıkar nasılsa
Oysa
Farklı modelleri denemek kolay değildir.
Benim gibi,
Giyinmeye içerden başlayanlar için
Yıllanmış gardıroplar boşaltılamaz mesela bir çırpıda
Bir çırpıda yapılamaz içsel devrim…
Çünkü önce
Tüm rollerini elden geçirmek gerekir benliğin
Eskiyenleri indirmek raftan
Yenilere yer açabilmek için…
Küçülen kıyafetleri vardır mesela bir kadının,
Ağzı yüzü sarkan ilişkileri,
Kopçası tutmayan çelişkileri
Ve portmantoya asılmış bir poşette
Ömür boyu
Terziye gitmeyi bekleyen hikâyeleri…
Mesela ben
Yüreğini sarınca bir dostun
Hissederim elbisesinin potluklarını
Fark ederim patlayan dikişler gibi
Bir türlü kapanmayan yaralarını
Ah derim,
Her genç kızın rüyası (!)
Zetina Dikiş Makinası.
Ne olur otursak da başına bir kez
Yamayıversek yarımlıklarımızı
Hem bak ne diyor nakış hocaları
Bir makasın gadrine uğradıysa kıyafetiniz
Hemen kaldırıp atmayın
Tam kesilen yerinden başlayıp
Etrafını nakışlayın.
İster iğne oyası, ister Antep işi
İsterse boncuk
Ya da baskı tekniği
Mühim olan deforme olan yeri
Özgün bir modele dönüştürmek
Ve ruhun yaralarını bir ziynet gibi
Üzerinde taşıyabilmek…

İşte bak, bu benim dikiş kutum
İçinde iğne ipliğim
İçinde kalıplarını çıkardığım kimliğim
Uzunca bir süredir öylece
Kendimi prova etmedeyim.
Şimdi ayinem ol da benim
Berraklığında kendimi göreyim
Ben’ime kuşanıp da en güzel elbisesini
Tenimi örtmek için alışverişe gideyim…

Arsiv içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mutfakta Pisen Kim?

Mutfakta pişen kim?
Soğanın acısında
Sumağın ekşisinde
Ve türlü baharatın çeşnisinde…
Dibine tutan kim tavalarda
Kısık ateşte ağır ağır kavrulan
Konserve niyetine saklanan…
Kaynayan kim ocakta
Taşan,
Buharlaşan
Ve kesiliveren boğucu sıcakta…
Ya da
Arka rafta sıkışan buzdolabında
Kendi halinde kuruyan,
Küflenen,
Çürüyen…
Arta kalıp da yaşamdan
Bir çöp kovasına sığınan kim?
Tıkanıp da akamayan mesela
Hangi borusudur içimizin?
Ya da en inatçı yağları bağlayan
Neresi ola ki kalbimizin?
Hani şu meşhur sarı bez gibi kimi zaman
Yıkanıp da en son
Bankonun üstünde kurumaya bırakılan
Ve yeniden tuttuğunda ertesi sabah
Elinde kesif bir koku bırakan
Hangi biridir hayallerimizin?
Tarif kitabından,
Ölçü bardağından,
Göz kararından…
Ya da aldığı kadar undan
Kulak memesi kıvamından
Sınırlarını çizen
Ve fay hatlarını döşeyen kim kendisinin.. Teknelerde karılan kim?
Yaprak yaprak açılan
Ve bir tutam maya gibi
Besledikçe çoğalan…
Parmak kalınlığında sarılıp
Sıra sıra dizilen
Ve gerçek lezzetini bulsun diye içine
Eksi meyvesinden eklenen…
Hafif pembeleşinceye kadar bekleyebilen kim olduğu yerde
Düştüğü dertte,
Piştiği kapta?
Kirli tabakları akıtır gibi akıtabilen kim
Sebepleri, sonuçları, olmuşları…
Kim
Hakiki bir doymak uğruna donatan sofraları
Jülyen doğrayan soğanları
Ve hikmeti çekip çıkarabilmek için bir balığın karnından
Hizaya dizen çatal-bıçakları…
Çorbanın eksik kalan tuzu kim?
Pilavın lapası,
Etin dinlendiği marinası
Ve çayın demlendiği muhabbetin hası…
Hangimiz varoluş yemeğinin mezesi,
Hangimiz zeytinyağlısı
Hangimiz ara sıcağı
Ya da sofra bezindeki ekmek kırıntısı…

Arsiv içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Musa Gazeli

Ey Musa!

Ne zaman dokunacak elindeki asa
Bağrımdaki bu sert kayaya
Hangi mevsimde yarılacak içimin kızıl denizi
Ve hangi dostla ulaşacağım karşı kıyıya?
N’olur yanlış anlama beni,
Ne vaat edilmiş toprakların peşindeyim
Ne bıldırcın eti
Ne kudret helvası
Varsa yoksa bir sarı buzağıdır
Kalbimin tüm mirası
Ki;
En sevdiği şey değil midir insanın
Kendi elleriyle yaptığı tanrısı
Ben de onu kurban etmek isterim işte
Lakin
Bilemem nasıl vuracağım bıçağı
Çünkü ellerim Musa
Ellerimde ahir zaman romatizması
Oysa ben
Bir bebek gibi ilkin,
Ellerimle tanımak isterim dünyayı
Çünkü derim,
Tanıdıkça daha bir kolay tırmanırım Sina’yı
Hem belki bu ellerle kucaklarım
Hızır ile İlyas’ı
Fakat ellerim Musa
Ellerim
Parmaklarım
Ve dahi hırsından
Yenmiştir tırnaklarım
Çünkü içimde Musa
Seninkinden de zorlu
Bir kavim taşımaktayım
Bak mesela,
Burası Tih Çölüm benim
Şurası Tur dağım,
Ve az ilerde Firavun tapınağım
Üstelik pek sık
Afetlere maruz kalır toprağım
Kimi zaman
tufan tutar göklerimi
Kiminde
çekirgeler istila eder benliğimi
Ben de kundaklara sarıp ruhumu
Bırakmak isterim bir nehre
annen gibi
Kim bilir
Belki de bir Asiye bulur beni
Musa!
Ey Allah’ın kelimesi!
Bilirim,
boşuna değildir
Harun’un canına kardeş gelmesi
Ya kan bağı olmayanlar Musa
Islah etmek için içlerindeki kavmi
Can bağıyla yüklenirlerse hakikati
Söylesene,
hangi zeytinin dalında
ve
hangi incirin balında
erbaine niyet etmeleri gerekli?

Arsiv içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Matruska

Çünkü onlar bilmiyor yavrum
Nasıl yansır suya
İçsel bir hikayenin silüeti
Sen biliyorsun ama
Neden yükselir sesi bir annenin
Ve nasıl gün boyu
kıyıya vurur kendini.


Çünkü onlar bilmiyor yavrum
Anneliği;
yaş aldırmak,
okula yazdırmak
ve bıkıp usanmadan peşin sıra
Halıdan oyuncakları kaldırmak sanıyorlar.
Ya da annelik deyince
Daha çok yedirmeyi
Daha kalın giydirmeyi
Ve daha öfkesiz evlat yetiştirmeyi hatırlıyorlar..


Oysa tüm bunlar kabuğu
Çoğu kadının kalbinin üzerinde
Annesinden hatıra taşıdığı yaralarının.
Kabuğu bunlar
oldurmaya çalıştıkça ölen yanlarının
kabuğu;
uğruna saçların süpürge edildiği
insan yetiştirme sanatının…
Yok, sakın yanlış anlama
Kızmıyor ya da kırılmıyorum onlara
Çünkü seninle öğrendim ben
Doğum;
bedenden ruha çoğalan bir matruşka gibi
O yüzden zordur annekadınlar için
Dengede tutmak benliği..


Çünkü;
kabul edemediği gebelikleri vardır her kadının içinde
Düşükleri olmuştur elbet
hayallerinin toz pembesinde
Ya da
bir başına kalınca imtihanların ortasında
birikince keşkeleri,
çoğalınca pişmanlıkları
vardır kendi elleriyle yana yakıla
gerçekleştirdiği kürtajları..
vardır,
bir adı da ‘açmamış tomurcuk gül’ olan hatunların
dokuz ay karnında taşıdığı
dile söze gelmez acıları.
ve tam doğuracakken içinden
nur topu gibi bir kendi’ni
vardır,
tahammül edilemeyen sancıların
kadınların ruhunu yormuşluğu
ve çaresizce
tekamül vaadetmeyen doktorlara
teslim olmuşluğu
vardır,
hiç kendine gebe kalmamış ebelerin
bebeğin eşini içerde unutmuşluğu
ve belki de bu yüzdendir kadınların
imtihan aynalarındaki
sır’rın soyulmuşluğu…


Çünkü onlar bilmiyor yavrum
Ne ebeler, ne doktorlar..
Nasıl sıcağın gözünde sular, kadınlar
yeşillensin diye annelik bahçelerini
ne çok özenle budarlar,
fedakarlık güllerini
ve nasıl ayrıştırırlar kuru yapraklardan
sabır sıklemenlerini…
Bilmiyorlar
daldıkça bir anne, bahçesini tımara
nasıl birikir su
çiçek köklerindeki çukura
ve suyu görünce neden çıkarır börtü böcek
başını, yuvasından dışarıya.
Bilmiyorlar,
aynı o böcekler gibi
Gün yüzüne çıkar annenin de
çocukluk hikayesi..

Bilmiyorum, böylesine derinden duyman sesimi
Her şiirimde adımlaman içimdeki ülkeyi
Ne kadar değiştirecek senin hikayeni
Bilmiyorum,
utanacak mıyım yıllar sonra
Okuduğunda bu satırları
Ya da gösterecek mi sana
Kendine ulaşacağın patikaları..
Kim bilir belki
Ne çok yazmış, diyeceksin arkamdan
Ne çok yanmış..
Ya da belki mırıldanarak
nasıl içini bunca derin kazmış
O gün hayatta olursam
Sen bu hikayeye dahil olurken
Bir örtü yayacağım kucağına
Ve bir avuç ekşi maya, avucuna.
Tadına bak, diyeceğim sana
Kıvamını bulsun diye
Bir tutam ekşi katmıştır Yaratan,
büyümenin hamuruna

O yüzden boy atarken
ağrır çocukların eklemleri
O yüzden anne olunca
bozulur kadınların denklemleri..

Arsiv içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kivi

Bir yarışma programına denk geldim
Geçen gün televizyonda
Daha hızlı olgunlaşmasını istiyorsanız, diyordu
Pazardan aldığınız kivilerin
Olgun meyvelerin yanında
Bir müddet bekletin.
Yorgundum, devamını izleyemedim.
Lakin imkân olsaydı arayıp
Canlı bağlanmayı deneyecektim.


Ben diyecektim
İsmini vermek istemeyen bir seyirci
Evli,
İşte bildiğiniz klasiklerdendir, hikâyesi.
İçinde, bir türlü büyüyemeyen bir kız,
Kucağında iki küçük bebeği
Ve bir de eşini sayarsanız eğer
Ben diyeyim dört çocuk
Siz düşleyin zorlu bir varoluş serencamesi…
Soruma gelecek olursak efendim,
Az önce dediniz ki
Olgunların yanına koyun hamları
Çünkü birbirine dokundukça
Lezzete inkılab edecek, acılıkları
Söylediklerinizi dinlerken ben
Buzdolabının önünde buluverdim kendimi
Poşetlerinden çıkarıp yan yana
Sepete yerleştirdim meyveleri
Fakat tam kapısını kapatacakken dolabın
İçimde derin bir ürperti
Hayatım gözleriminin önünden geçerken
Bir ses usul usul seslendi:


Otuz yılı aşkın süredir
Aynı ağacın üzerinde
Sallanmakta yüreğin.
Ne kara kışta düştün dalından
Ne de ilkbaharda
Çiçeklendin canından
Ne söküp aldı bu âlemden acı bir yel, seni
Ne budadı bahçıvanın
Kuruyup kalmış gövdeni.
Öylesine tatsız tuzsuz
Ve öylesine ham bir meyvesin ki
Kuşlar bile bu mevsim
Didiklemeden gövdeni,
uçup gitti.
Meyve kurtları desen, bilirsiniz.
Dilinden bal akanları
Ve kendini cömertçe paylaşanları
Yurt belliyorlar ekseri.
Hatta konu komşu bile uyanmış
Daha doğaldır diye, pazara gidince
Çürük çarık meyveleri alıyorlarmış.
Hâsılı, cancağızım
sen böyle
Sert duruşlu, garip huylu
İndirim reyonlarına koysan da
Kimselere beğendiremezsin ruhunu…


Haklısın dedim,
gaipten gelen bu sese
Haklısın ama kim bilir belki de
Hemen kıramıyorum diyedir kabuğumu
İlk düştüğüm avuçta
Ya da beni tanıdıkça dostlarım
buruk bir tat bırakıyordur yaralarım,
ağızlarında.
Hem sen bilmiyorsun
Ne olduracak kadar besledi beni toprağım
Ne öldürecek kadar gevşetti iplerimi…
Öylece kalakaldım kendimin kuytusunda
Belki de bu yüzden uzamadı ağacımın boyu
Yeterince göremedim güneşi.
Ya da hakkıyla ememedim çocukluğumun göğsünden
Yaşama sevinci içeren mineralleri…

İşte böyle efendim,
Bir bilseniz bu garip ses bana
Daha neler neler söyledi
Ama
Yormak istemiyorum artık sizi
Zaten anlamışsınızdır bunca laf-u güzaftan
Eni konu bir olmamışlık hissi…
İşte ben de bu yüzden bölmüştüm muhabbetinizi
Rica etsem söyler misiniz hanfendiciğim
Bir kivi kadar
Taze ve lezzetli hissedebilmem için kendimi
Hangi dostun yanıbaşında
Bekletmeliyim yüreğimi?

Arsiv içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın