The Victim Trap: A Star is Born

How do you need to feel at the end of a movie to determine whether it is a good movie? Some people seek happiness at the end of a good movie. They watch it many times to relive that good mood again. Some believe that the more a movie makes you cry, the more successful it is. However, sometimes you can not know how that feels but still, you love the movie.

A Star is Born is in this category for me. Although it is a bit depressing, I love to watch it. I have listened to all of the soundtracks, watched all interviews with the actors about the movie. But neither of these convinced me to watch it twice. I did not have the courage to do that. Maybe it is because of the realization that this is not just a movie but the reality. The reality that I would like to change for all the world.

Jack is a famous singer who is struggling with alcoholism. Ally who works as a waitress is a singer and songwriter. But she could not have the courage to build a career on her talent. After Jack falls in love with her, he encourages Ally to sing her songs. While Ally takes his advice to advance her career, Jack’s alcohol addiction starts to destroy everything in their lives.

In the days when I watched this movie, I have been reading the book “Breaking Free from the Victim Trap”. In the book, the family and marriage therapist Diane Zimberoof speaks of dysfunctional families and their negative effects on relationships. According to her theory; there are 3 different roles in dysfunctional families; victim, rescuer, and prosecutor. The Prosecutor is the one who hurts family members by aggression, manipulation, emotional abuse. The Rescuer is the person who helps the victim and brings about reconciliation between the family members. As a common example; the prosecutor would be an abusive husband, the victim is the wife who is subjected to domestic violence.

Usually, the children would be the rescuers of their helpless mom. Sometimes people switch from role to role in the family but the existence of this victim triangle and its problematic relationships does not change until someone gets an awareness about it.

The children who grow up in dysfunctional families would carry their roles and all their negative effects on into their adult lives.
If you are a “rescuer”, you will always find someone as a victim around you who desperately needs your help.

On the other hand, if you are a victim, it makes you feel helpless and out of control. Instead of taking responsibility, you search for someone to rescue you, so maybe you have a dependent relationship with your partner or friend by putting them in the rescuer role.

In the movie, Jack’s character reminds me of the Victim role as in the book. He has everything, a good career, and popularity. He has a deep void filled inside his soul. Whatever he does, that void can not be fixed. In some scenes, we see that he had some issues with his father when he was young. Those problems caused the void but instead of facing the problem and solving it, Jack chose to drown his sorrows. Alcohol becomes his addiction to suppress his emotions. When addiction starts to take control of his life, he finds a love to take him out of that vicious circle. It was like love at first sight. It was true that they build a very deep, emotional, and strong connection.

However, according to the Victim triangle, their relationship might be a win-win the negotiation which has made by them subconsciously.
As a songwriter Ally is aware of her potential but she doesn’t have the courage and network to take a step for a better future. Jack supports her to build a huge career and in return, he needs her love and care to be sober.

The rescuer’s passion to help someone is about feeling the same desperation very deep in heart, says Diane Zimberoof in her book. In the meantime, as a characteristic of this role Rescuer represses her desperation by helping other people.

So maybe we can say Ally’s compassion for Jack comes from knowledge of being desperate once upon a time in the past. But even that much big lover’s compassion has a limit. Therapist Diane Zimboreff says that this limit may lead to failure: If the rescuer can’t rescue the victim, this time she feels like a victim of the helping situation. We can see this very clearly in Ally’s journey during the second half of the movie while Jack was hurting Ally’s emotions by destroying her career because of addiction.

I love watching movies and sharing my comments with others. Once, after I shared a comment about a very staggering movie, a friend asked me how I enjoyed such a traumatic story. Since then I have started to ask myself these questions as I asked you at the beginning What is the main thing for me to call a movie a good one?

The answer is that I don’t categorize movies depending on their emotional impact on me. Every movie is a journey. The character gets an invitation to an adventure, travels all along with the movie, has some struggles on the way, and passes all of them. In the end, the world is still the same but the character’s world has changed. She/he transforms into another person with a new point of view about life.

I believe that when I turn off the TV, the character’s journey may be finished but my journey starts at that time. For me, a good movie is the one that leads me to start my journey after writing “The End”, like A Star is Born.

Medium Yazilari içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dialogue Book Club |Read &Watch Serisi Afisleri

Dialogue Book Club içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yüz

Geçen, epey oldu
ikinci elden aldim, bunu
aynada, kendine bakan bir elbise
öyle narin, öyle ince
öyle emek emek
güzel bi kanaviçe
yapan yapmis
satan satmis
onca hikayenin icinden gecip
salonumun duvarinda
yerini almis
simdi ne zaman gözüm degse
konusuyor benle
– yüzün nerede?

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Dialogue Book Club| Ocak 2026- Penguin Bloom Filmi

Ocak ayı kitap kulübümüzde, Penguin Bloom filminin gerçek hikayesi üzerinden yas, şefkat ve içsel iyileşmeyi konustuk.

Film, bir kaza sonucu Sam’in hem fiziksel hareket kabiliyetini hem de kimligini kaybetmesi, kazadan sonra degisen aile dinamikleri ve bir saksagan kusunun aileye dahil olmasiyla birlikte iyilesme sureclerini konu aliyor.

Tartismamiza kaynaklik eden makale ve podcastler vesilesiyle, kahramanimiz Sam’in kazadan sonraki yolculuğu üzerinden, yasın evrelerini düşündük: Inkar, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme ve iyileşmenin, acıya direnmek yerine onunla oturmamıza izin verdiğimizde başladığını konustuk.

Dr. Gabor Maté’nin 5 Şefkat Seviyesi olarak anlattigi yol guzergahi bize, kahramanimizin ve kendimizin sefkat verme- alma kapasitesini ve bu kapasite gelistikce yaralarımızın nasıl da bilgeliğe dönüşebileceğini gösterdi.

Ardından Clarissa Pinkola Estés’in “Abre La Puerta (Kapıyı Aç)” şiirini birlikte okuduk.

Abre La Puerta; her yara, kayıp ve zorluğun kişisel büyüme için bir kapı olduğunu cok naif bir dille anlatiyor ve bu kapıları sabır, cesaret ve şefkatle açanların, başkalarına da yardım etme yetkisiyle ödüllendirildiğini anlatıyor.

Filmde kahramanımız Sam, kazadan sonra sadece fiziksel hareketliliğini değil, aynı zamanda kimlik duygusunu da kaybediyor ve bu kayip zamanla onun icin bir kapı, yeni bir varoluş biçimine geçis eşiği haline geliyor.

Ve onun kapisinin anahtarı… beklenmedik bir şekilde bir saksagan kuşuyla kurduğu bağ..

Sam, bu yaralı yaratığa özen göstermeyi öğrenirken, yavaş yavaş kendisiyle yeniden bağlantı kuruyor ve şefkatin, bir zamanlar sonsuza kadar kapalı gibi görünen kapıları nasıl açtığını keşfediyor.

Bu ortak okuma ve izleme deneyiminden ilham alarak, birbirimize şunları sorduk:

Yara veya yaslariniz sizde, icinizde hangi kapilari var etti?

Ve bu kapıları açmak için hangi anahtarı kullanıyorsunuz?

Bu konuyu simgelemek için her katılımcıya küçük bir anahtar hediye ettik. Sonucta herkesin kapisi da anahtari da kendine.

Bu kulüp icin gercekten cok sukrediyorum.. Bana bir nefes, bir heves, bir dayanak oluyor..Yillardir acmaya calistigim bazi kapilarima ben de boyle boyle yeni anahtarlar deniyorum.

Dialogue Book Club içinde yayınlandı | Yorum bırakın

SÜT

Onca iş yükü
Çocuklarla yaka paça,
Yine de üşenmez
Taze süt alırdı her hafta
Gerçi kapısına kadar bırakmasa Selma Abla,
Yapacağı yoktu da
Bu da Allah’ın bir lütfu bana, diyordu,
Gurbetlik diyarında

Her Salı saat 12 civarı,
Şöyle bir suyla çalkalayıp
eski peynir kovasını
bırakiverirdi kapının kıyısına
Süt,
taa çiftlikten zamanında gelirdi ama
O, kafayı gözü sarayım derken
Bir türlü yetişemezdi kapıya

Neyse ki anlayışlı kadın Selma Abla,
Haftaya hesaplaşırız deyip
Revan olurken,
Bir sonraki müşterinin yoluna
Bizimki de kapının aralığından bir kol çıkarıp
Alırdı içeri kovayı bir cirpida
Aman derdi, elim ermişken
Kovuvereyim şunu ocağa,
Yoksa yine eksiyip kalacak bu hafta da

Şansı varsa,
Bebesi o an ya açlık krizine
Ya da gaz sancısına tutulmamışsa,
İki yaşındaki oğlancığı lavabodan
“Anne, yetiş!” diye çağırmamışsa,
En zoru da
Tencereye sütü aktaracak kadar boş yer kalmışsa hâlâ mutfak tezgahında,
Kendini iyi hisseder
Neşeyle koyardı sütü ocağa.
Hemen oracıkta
iki kavanoz yoğurtluk ayırır,
Kalani da artık
En kolayından
Hangi sütlü tatlı gelirse
o an aklına
Başka türlü yemiyordu çünkü çocuklar.
Ne meyveli yoğurtlar denedi bu kadın,
Ne çorbalar,
Hiçbiri bana mısın demedi
Ağzına alan hep bir ağızdan:
“Anne, bu senin sütünden mi yoksa bizimki mi?”

Aman yavrum, sakin
Bir lokma doğal bir şey geçmesin,
boğazınızdan.
Ver bakayım o tabağı bana,
Ben yiyeyim de bari,
Ziyan olmasın onca emeğim
diye söylene söylene
Tam bırakacaktı ki bu işleri,
Şekerin cazibesi aklıni çeldi.
O günden bugüne,
Gelsin sütlaçlar, gitsin muhallebiler
Ev ahalisi pek mutlu,
Tatlıya bağladılar bu hikâyeyi

Ama yine de bizimkinin kalbinde
Bir olmamışlık kaygisi
Kimi buzdolabı rafında,
Kimi tezgahta,
Yikanmayi bekleyen
bulaşıkların altında
Unutur oldu zamanla,
süt kovalarını.

Galiba benlik değil bu iş,
Biraksam mı acaba,
diyecekti ki tam,
Ay, o ekşi sütle ne güzel peynir olur,
Bebeğine taze taze yedirirsin
dedi Selma Abla
Hem peynir altı suyu da çok şifalı,
İster çorba yap,
ister poğaça mayala, kuzularına

Öyle güzel anlattı ki hatun,
Neredeyse sevinecekti bizimki
Her hafta sütü eksittiğine..

Böylece,
yeni bir macera daha başladı evde
Önce bir kavanoz,
Sonra bir küçük tencere,
Ve kocaman bir kova.
Ekşi süt…
Tezgahta, dolapta, ocakta.
Sirkeyle mi daha güzel kestirilir,
limonla mı?
Of, şimdi yetişmeyecek,
En iyisi buzluğa atayım ben
Bu peynir altı suyunu,
Gel zaman, git zaman
Buzluğu da işgal etti
bu garip devran
Kocası görse kizacak:
Ben o sütün bir kilosu için
ne kadar çalışıyorum,
haberin var mı senin?
Çocuklar da okuldan gelince
Anne, ne kokuyor bu ev böyle !
diye söylenince,
Artık gündüzleri haram oldu kadina.

Aksamlari, önce
bebeyi erkenden koyardı yatağa,
Sonra iki ortancayı uyutunca,
Abinin yanına uzanirdi boyunca
Biraz okul muhabbeti,
biraz serilmaca.
Onu da sabırla bırakinca
uykunun kollarına,
Sıra geliyordu kocaya
Maç özetleri, gece haberleri derken,
Adamcagiz da bayılınca sonunda
Usulca kalkıp süzülüyordu mutfağa

Bir yandan
aksmdan kalan bulaşıkları topluyor,
Bir yandan ekşi sütlerin çaresini düşünüyor
Bir yandan da
bir şeyler karalıyordu
Ekşi süte de şiir yazmazsın ama,
diye bir ses yükselirken içinden
bebeğin ağlaması duyuluverdi
Tam elindekini
lavaboya boşaltırken:
Geldim kuzum, geldim, dedi.
Canım, biberonu ver sen, çocuğa,
Şunu bir halledivereyim ben
Baksana,
yine bilmem hangi düşünce,
hangi hayal
Tam pişecekken, içimde
Kesilivermis hayat telasesinden
Iki dakika durun da bari
Döküp de temizleyivereyim sunu
Keske tenceresinden..

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir Duyguyla Ne Yaparsin?

Bir fikirle ne yaparsın? Geçen gün  bir dost muhabbetinde adi geçti bu cocuk kitabının..
Aslinda cocuk yetiskin herkese hitap eden bir kitap bu. Konusu da bir cocugun nereye gitse sürekli pesinden gelen bir fikirden once kacmasi  sonra caresiz kalinca  fikri karşısına alip onla bir iletisim kurmasi..

Bizim muhabbetimizde  güzel dostun değindigi nokta da şuydu. Bizi de o kitaptaki cocuk gibi travmalarimiz, acilarimiz ve korkularimiz nereye gitsek pesimizden takip ediyor. Ta ki birgun pes edip onlari karsimiza  alip yuzlesene ya da halleşene dek..

Bu örnek beni cok etkiledi, uzun zamandir uzerinde düşünüyordum. Geçen  yine bunu düşünürken şöyle birsey icimden gecti.

Insanoglu olarak  tüm varoluş mevzumuzu, hikayemizi tek bir cumlede ozetleyecek olsak belki de -yine o kitaptan  ilhamla-  kendimize soracagimiz tek soru şu olurdu :

Bir Duyguyla Ne Yaparsın?

Ilk insandan  tutun da  ta taş devrine- maden devrine, Ronesansa, coğrafi  kesiflere, peygamberler tarihine, savaslara, ihtilallere, modern zamanlara, teknoloji çağına ve dahi sosyal medya impratorluguna kadar..

Cennette  Hz Ademle Havvanin varlik  sorusuydu bu: Bir Duyguyla Ne Yaparsın? Kitalar ötesini kesfe cikaran  şey belki de Merak-Kesif Duygusuyla  Ne Yaparsin? sorusuydu.  Sanata ve estetige kapı açan bir duygu.. Ya da atalarimizin inandigi  dinden nasil vazgecelim diye sorduran bir duygu.. Gücü elinde tutanlarin her zaferde kalbini santim  santim  kaplayan şey kibir duygusu ve asla sorulamayan  ben bu duyguyla ne yaparim sorusu..

Modern hayatın performans  odakli yasaminin sundugu basari kriterleriyle ezilen, kariyer ve aile arasinda sıkışıp kalan, kadinligi, anneligi en onemlisi kendiligi adına  hissettiklerinin  adını koyamayan  kadınlar..  Ve onlarin  kendilerine sormaya korktugu bazi sorular..  Ben bu basarisizlik, bir ise yaramamazlik, anlamsizlik  duygusuyla ne yaparim?

Sosyal medyada daha cok kazanan, daha guzel yasayan, daha iyi karisi-kocasi-cocugu- meslegi olan, yani ki her bir seyde daha’si  olanlari görünce simdi ben içimde  tetiklenen bu duyguyla  ne yaparim  diye  sorulamayan.. sorulsa da üç bes yuzeysel  instagram  psikoloğunun  10 madde çözüm reelslerine  kurban giden duygular.

Bunlari dusunurken Gokhan Cinar ‘in Katharsis programini hatirladim. Orda kendisi konuklarina  bazi duygulari  soruyor, korku-utanc-ofke-huzun, bu duygulari hissedince ne yaparsnz diye.. Dikkatimi ceken şey hep aynı sekilde cevap  verilmesi. Aglarim, bagiririm, icime  kapanirim, arkadasimla paylasirim, uyurum vb.

Buradan bakinca kendimizi cok tekduze  yasayan , hep aynı yollardan giden ama farkli  sonuclar bekleyen varliklar olarak goruyorum. Biz klasik algimizla insani diğer canlilardan  ayıran  temel  seyin akil  olduğunu  dusunuyoruz ama belki de akildan  ote insan  olmanin  temel farki bir duyguyu hissedebilme  ve onunla ne yapacağına  karar verebilme  yetisidir. Neticede  bir hayvanin ofke ve korku  duygusuyla  yapacağı şey saldıri  veya savunma  iken bir insanin ayni duygulari kendi icinde yogurarak bir sanat eserine  dönüşturebilme potansiyeli  mevcut.

O zaman herkes kendi kapisinin  onunu supursun, kendi  sorusunun cevabini  bulsun 🙂 Gorselde  6 temel duygu, 72 de alt duygu var. Madem insan olduk, gerçekten insan oldum, gerçekten yaşadım diyebilmek için  kendimize soralim.

6 temel duygu, 72 alt duygu var benim kalbime zaman zaman misafir  olan. Bir duyguyla, bir misafirle  ne yaparım?

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Garage Sale

Ayten,
bak ne diyeceğim,
garage sale açtım arka bahçeme.

az kullanılmış hayallerim
ve paketi bile açılmamış
ideallerim var.

bakmak istersen…

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Esma

Her şey özdeğer eksikliği değildir
Evet, mühimdir
Zor kazanılıp çabuk kaybedilebilir
Ama bazen

Ona rağmen düşersin hayatta,
Kendinle barışık olmana
Ve dahi yola

Canla baş koymana rağmen
Yıkılır, dağılır, savrulursun   sert bir rüzgârda.

İşte o zaman hatırla
Dünya dediğin

Bir matruşka cancağızım
Açtıkça bir yenisi
Ve dahi

Bir diğer boyutu çıkıyor ortaya
Aynı onun gibi
Az küçüğü, minyatürü
Boy boy, sıra sıra
Uzun ince bir yol gibi
Diziliveriyor karşına.

Biliyor musun,
O bebeklerin en küçüğü
En büyüğüdür aslında.
Temeli, gerçeği, hakikati dünyanın
Özü, canı, sırrı matruşkalığın
Saklanmıştır ruhunda.

O en küçük bebek bir ‘Esma’
Küçücük bir nokta uzaktan bakana
İçine girebilene ise
Bir derya

Cahillikle çoğalttığımız ilim gibi
Anlayamayınca biz

Bir işteki hikmeti
Bir kat daha giyiniyor üzerine

Matruşka bebeği
Kimi zaman bir evlat gibi

Kundaklar sarınıyor
Kimi zaman bir gelinliğe
Ya da damatlığa bürünüyor.
Bazen bir ilişkinin çıkmaz sokağı
Geçmeyen bir yaranın acısı,
Ya da

Henüz teşhis edilememiş
Bir travma tanısı
Ekmek kavgası,
Hastalık ağrısı,
Var oluş kaygısı…
Hepsi ama hepsi
Esma’nın göklerden inerken bizim yanımıza
Giyinip kuşandığı bir elbisesi

İşte tam da bu yüzden

Her çıktığın yolun
Esma’dır nihayeti,
Hatta bidayeti
Boşuna mı sorar gönül ehli,
Bidayeti olmayanın nihayeti olur mu?
Kabuğunu soymayan özüne dokunur mu?

İşte o kabuktur aşklar,
Telaşlar,
Mütemadi işler,
İncinmişlikler,

Kaderler,

Kederler,

Hatta zulümler

Ödenemeyen bedeller
Sonuçlar
Ve dahi sebepler
Birer esma geçidi kader podyumunda…

Öyleyse

Sen de artık kızma
Kalbinin ortasında

Yangın çıkaranlara
İçine atıp da gençliğini
Hikâyeni yakanlara

Ayaklar altına alındıysa da gururun
Paramparça edildiyse de huzurun
Bu ne pervasızlıktır diye,
Tasalanma.
Çünkü;
yakan da yaktıran da Esma
Çünkü “O”
Bir kor gibi parıldamak istedi
Ruhunun semalarında
O yüzden çaktı kibriti
Birilerine bir şeyler dedirtti
Birilerine bir şeyler yaptırttı
Kimi

öfke nöbeti koydu adını, hallerinin
Kimi çocukluk yarası
Kimi de bir tiran belası

Hakikat şu ki;
Bir yangın vardı ortada
Ve etrafında halkalanmış

Hayat filminin kahramanları
Sen,

Ateşi söndürmek sandın
Hikâyenin ana mesajı
Oysa tıpkı edebi eserler gibi
Onun da vardı bir
Serim, düğüm, çözüm aşaması
Hamdın, yanacaktın
Pişecektin düğüm düğüm
Ve ölecektin ki
Elmasa inkılab edecekti
İçindeki kömürün

Ama sen
Aşılacak ne çok dağ var, dedin içimde
Yürünecek ne çok yol
Keşfedilecek ne çok yer
Her biri

Bir Esma’nın toprağı
Her toprakta bir tecelli ormanı
Nasıl çizilecek

Bu gönül coğrafyasının haritası
Ne sınırlarımı korumayı bilirim ben
Ne sinirlerimi,
Hal böyleyken
Nasıl parsellerime ayırayım kendimi
Bir de

‘Adını koymak’ diyorsun öyle mi?
Bu ayrık otları, bu deve dikenleri
Hala başını çıkaramamışken kar çiçekleri
Hele ki sümbüller

Ve sabır sıklemenleri
Bilmiyorsun
Ah,
Bilmiyorsun
Kaktüsle aynı saksıda büyüyor

İçimin yasemenleri

Şimdi sen söyle ben,
Ben nasıl tanımlayayım
Ve tamamlayayım kendimi?

Sen;
Kaynağını bulamadan içindeki nehrin
Yıllarca

Akacağı yatağı çizdin
Çünkü dedin

Akmazsa yıkar bendini
Akmazsa,
tarumar eder kendini

Oysa akıp gitmek kolay
Ben, seni
Kaynayıp taştığın noktaya çağırıyorum
Bağrında mineral yüklü

Hazineler saklayan dağına
Kırılıp da

Oradan seni taşıran fay hattına

Gel diyorum

Daha derine,
İnelim içindeki mahzene
Kaplıcalar mı kurulmuş
Dünyaya ulaştığın noktaya,
Şifa oluyor diye
İçtikçe içiyor mu insanlar,

Kelimelerini
Bırak…
Bırak, bu neyin şanı şöhreti
Bırak varlığa ait her şeyi
Gel,
Bak içinde çoktan
Başlamış bir Esma şöleni

Sana düşen sadece
Sebeplerin tutuşturduğu ateşe
Amasız ve çünküsüz
Atıvermek kalbini
Ve yana yana bir gün
Bir sabah, erken
Küllerinden doğar gibi yeniden
Esma’nın rahminden
Doğurabilmek kendini

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Paralel Park

Geçen gece yine Ayten,
tam başımı yastığa koymuşken
sordum, hani evrene mesaj göndermek kabilinden:
nasıl değişecek yahu, dedim,
nasıl dönüşecek bu ben?

tabii sabah olup da mahmurluğu atınca üzerimden,
sağlam bir kalay geçtim
rüyama gelmeyen ak sakallıların
ve sembollerin üzerinden..

eh, böyle başlayınca güne
bir nekbetlik siniyor haliyle insanın üzerine
ve bir mıknatıs gibi gün inesiye
cümle terslikleri dünyanın
yapışıyor eteklerine.

belki de ben de ondan
tam konsantre olamadım,
dedim hocaya direksiyon dersinde.
bir daha deneyelim, bak bu sefer
birebir yapacağım ne dedinse.

peki o zaman, dedi hatun
burnunu büke büke,
ilk ışıklardan sağa gir de
biraz dönüş çalışalım mahalle içlerinde.

girdim girmesine ama
öyle de bir muhit çıktı ki şansıma,
bir sarmal gibi sanki
döne döne birleşiyor sokaklar
ve her sokağın başında
yaya geçidinde insanlar.

iki ileri bir geri derken
kramp girdi ayağıma vallahi,
ben de onun acısıyla bir an boş bulundum demek ki,
sağa fazla kırmışım direksiyonu.

güm!! diye bir ses duyuldu önce,
sonra yere indi arabanın tamponu.
ben korkudan öyle çakılıp kalmışım ki yerime,
ancak kadıncağızın çığlığıyla gelebildim kendime.

kaç defa dedim sana değil mi,
çok geniş alıyorsun dönüşleri,
bir de sımsıkı yapışmışsın direksiyona,
bırakmıyorsun ki tekerler
şeridine girince
düzeltsinler kendi kendilerini.

korkma, bu koltukta oturduğun sürece
az bıraksan da kontrolü
altından kaçıp gitmez bu araba.
yeter ki sen şeridine girmeden daha
hemen gaza abanma.
önce bir dur, bir gör, anlamaya çalış
hangi noktasındasın dönüşün,
sonra yavaş yavaş
yolun kıvrımına göre yürürsün..

kadın anlattıkça sanki
kayboldum içimin kavşaklarında,
alamadığım virajlarda,
vuramadığım ışıklarda..

sonra nasıl olduysa
tüm cesaretimi toplayıp da
döndüm kadına:

ama paralel parkı çok iyi yapıyorum, dedim.
görmek ister misiniz,
bir dostun kalbinin arkasına..

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çatı

Ayten,
koş kız koş, buldum yeminle!
Baksana bir kere şu hâle…

Meğer bunca sene
aklımın çatısı akıtıyormuş da kalbime;
ondanmış bunca rutubet gönül evimde…

BirTencere Bin Pencere içinde yayınlandı | Yorum bırakın